DERGİ DUYURULAR

DERGİ KATEGORİLER

 

DERGİ ÜYELİK

Kullanıcı Adı

Şifre:

 

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum
 

DERGİ ARŞİV

Mart-Nisan-Mayıs
 

Suriye'den Damla Damla


Vakit Gazetesi’nde gördüğüm Umre ilanıyla başladı ilk adım. Yanımdaki arkadaş,
11/04/2009 - 23:22

“Yazarlar Suriye’de İsrail’i protesto için bir araya geleceklermiş.” deyince durumu eşime bildirdim, o zaten hep söylüyordu, Suriye’ye gitmek istediğini, fiyatı da çok uygundu. hemen kaydı yaptırdık.

Gittik. gördük, güldük, ağladık, çok rahat bir organizeyle (Vakit Gazetesi ve Altınoluk Şirketi birlikte organize etmişler.) tatildeymişiz gibi rahat bir yolculuk yaptık. Güzel ve hurafesiz sohbetleriyle rehberimiz İmam Fevzi Süslenler, bizi sarsmadan otobüsü kullanan kaptan Mehmet Geğiç, bizi, sanki evinde ağırlıyormuş gibi içten hizmet eden muavini Ufuk Çalı ile ömrümde çok güzel ve de çok özel beş gün yaşadım.

Önce gezi notları yazacaktım, eve geldiğimde baktım gezi notları yazarsam kitap yazmalıyım ki, detaylarıyla güzel bir çalışma olsun. Daha sonra, notlarımın arasından damlalar seçtim. Kimi yaramızın üzerine, kimi de ruhumuza damlayan damlalar.

Siz değerli okuyucularımızın dikkatini çekiyorum, aldığım sözlerin ya boşluk doldurmasını ya da bir yaraya merhem olmasını isterim ve hep o niyetle çalışırım.

                                  * * *

 

Yolcuların birinden duyduğum güzel bir sözü yazmak istiyorum ilk önce.

• Hırs gelince göz kızarır, hırs gidince yüz kızarır.

İkinci yolcudan duyduğum bir söz ürpertti beni. Orta yaşlı adam;

• “Gençliğimde, sırf televizyonda haberim yayımlansın diye arkadaşımı bıçakladım.” (Bu ve benzeri sözü daha önce de duydum. Demek ki bu tür haberler sansürlü verilmeli.)

Üçüncü yolcudan duyduğum söz.

• Allah, dünyayı gezin, geçmişteki insanların eserlerini görün, diyor. Yaş yetmiş iş bitmiş buraya geldim. Sigara paramı biriktirsem dünyayı gezerdim.

Bir başkası:

• Vay be, demek eskiden burası bizimdi, şimdi onların oldu. Hocam be, biz kimiz, onlar kim. Bu görüşümüzde ırkçılık yok mu?

 

70’lik bir genç kadın

 

Kendi ifadesi “yetmişlik”, ama sıradan olan, beş genç kızı cebinden çıkaracak kadar genç beyinli ve tavırlı bir yiğit.

Bir kadın, ama acaip bir kadın. Fırtına gibi esen, bir kadın.

Adı Aynur Özden, yıllarca Milli Görüş’te ön saflarda çalışmış. İlginç de bir hayat öyküsü var. Harika bir yürek sahibi. Eşinden dokuz yaş büyükmüş ve eşine evlenme teklifini kendisi yapmış. “Ne yapayım, onu çok beğenmiştim, başkalarına kaptıramazdım.” diyor. Birileri ne der’i hiç düşünmeden yoluna devam etmiş.

Otobüste konuşma yaptı, birkaç kelimesini not aldım.

• Arkadaşlar! Halk bizi yansıtıyor. Örtülü, elinde sigara olan genç kız bizi yansıtıyor. Yırtmaçlı etekli, ama başörtülü kadın bizi yansıtıyor. Bir şey verememişiz.

• Ağustosta buz satan adam şöyle bağırıyormuş, “Sermayesi eriyen bu adama acıyın.” Bizim sermayemiz de eriyor (Ömür bitiyor) bu konuda çok düşünelim.

• Ben, Heybeli Ada’da büyüdüm. Yahudilerle Rumlar birbirlerini hiç sevmezlerdi. Şimdi, Amerika’da bize karşı birleşmişler.

Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası var.

Nasreddin Hoca, tuzluyla beraber tatlı yer. Yanından geçen adam, “Tatlıyla tuzlu beraber yenmez, midene zarar verir.” der. Ama Hoca onu dinlemez. Kişi dönüşte bakar ki, Hoca hastalanmış, kıvranıyor, ikaz eden şahıs, “Ben sana tatlıyla tuzlu bir araya gelmez demedim mi?” der. Hoca veciz cevabını verir, “Onlar birazdan barışacaklar da, niyetleri beni ortadan kaldırmak.”

Yahudisi Rumu hepsi birbirleriyle barışır. Onların kastı biziz.

Nuran Abla’ya özel not.

Ablacığım, ırkı genellemiyelim. İnanın, Filistin’deki katliamlara karşı olan Yahudiler var. Rumların fanatiği ve dış güçler tarafından kışkırtılanları kötüdür, tıpkı bizim ırkımızdaki kötüler gibi, ama dinine ifratsız bağlı olan Rumlar gerçekten çok hoş, vatansever vatandaşlarımızdırlar. Kusura bakmazsınız diye bu notu düştüm.

Nuran Abla’nın sözleri devam ediyor.

• Geziyi çok severim. Ama Amerika’ya, İngiltere’ye gitmem. Oraları filimlerde izlerim o bana yeter. Paralarımızı niye oralara dökelim.

• Bosna’ya iki kez gittim. Orada bize, “Kokareç yerseniz, sizi Avrupa Birliğine almayız.” dediler. (Kendileri her türlü pisliği yerler, insan kanı içerler, bize akıl verirler.)

• Gençler, size yalakalık yapmayacak dostlar bulun.

• Hiç unutmam. Çocuktum. Gece, karşıdan gelen bir gurup Ada’yı bastı. Onlar, sanıyorum Mason’du, Ergenekon’cuydu. İçimizdeki azınlıkları kışkırtmak istiyorlardı. Papaz okulunu bastılar. (Bizim dinimizde, başka dinden olanların dinini öğrenmesini engellemek var mı? Yok, ama gavurluk değil mi, var imajı vermek istediler.) Babam, komşuları evimize aldı. İmamdı babam. Bir çocuğu yanına alarak onların karşısına çıktı. “Bakın, bu çocuk içerdeyken siz bu taşı atıyorsunuz! Bu çocuk sizin olsa ne yaparsınız?” dedi.

O manzarayı gören mazlumlardan biri beş yaşındaymış, şimdi o kız, Yunan konsolosluğunda çalışıyor. Bizi hâlâ ziyarete geliyor, “Babanızın bize kucak açtığı o günü unutmadım.” diyor. Biz, İslâm’ı bilenler böyleyiz, vatan hainleri bizi farklı gösterseler de.

 

Vehbi Vakkasoğlu

 

Vehbi Vakkasoğlu’nun, Osmanlı padişahlarına, “Dedelerim”,diyerek başladığı sohbetten aldığım bazı notlar:

• İslâmiyet’in önünde rakip olarak ne din kaldı ne de bir ideoloji.

• Yavuz Sultan Selim dedem Mısır’a giderken, Şam’a uğruyor. Uçak yok, otobüs yok. Binbir türlü eziyetle yolculuk yaptılar. Yavuz Selim Mısır seferine çıkmadan önce Sapanca’ya uğramış. Askerine ne kahvaltı ne de öğle yemeği vermiş. Bu açlıkla bir elma bahçesinden geçtikten sonra Yavuz Sultan Selim komutana dönerek “Askerlerin torbalarına bakın, açlığa dayanamayıp elma çalanlar var mı?” demiş. Bakmışlar, elma çalınmamış. Ya Rabbi sana şükürler olsun, ben bu askerlerle Mısır’a gider ve zaferi kazanırım?” demiş ve yoluna devam etmiş.

• Dertsiz insan yok, ama derdi Allah rızası olanlara Allah yardım ediyor.

• Herkes kendi alanından sorumlu. Düzeltmeye aileden başlamak gerekiyor.

Aramızda yaptığımız sohbetin ertesi günü, Vakkasoğlu Hoca baktım ayakkabı boyatıyor, sanıyorum boyacı çocuğun gönlünü yapmaktı kastı. Başka bir gün, baktım iki Hristiyan genci almış karşısına sohbet ediyor. Gençlere ben de birkaç soru sordum. (Türkçe biliyorlar)  Sorumun biri, size bir sorum var. Siz, Müslüman olsanız ne kaybedersiniz?” dedim. Vehbi Vakkasoğlu değil de başkası olsa onun sohbet ettiği kişilerle konuşamazdım. Ama o başkadır.

Dava adamı, gerçekten her yerde dava adamı oluyor.

• Türkiye ile Suriye arasındaki sınırı eleştiren Vehbi Vakkasoğlu müsebbipleri suçluyor. “Bu sınırı cetvelle çizdiler, biz de tabi olduk. Engelleri aşamadık ve yıllarca buralara gelemedik.

• Gittiğimiz her yerde Osmanlı kredisiyle idare ediyoruz. Gönül haritası birliğimizi ortaya koyuyor.

• Maddi iktidar lazım ama, manevi iktidar da lazım.

• Dün Çanakkale’yi geçemeyenler şöyle diyorlarmış, “Müslümanların elinden aileyi alın gerisi kendiliğinden gelir.”

• Millet zannediyor ki, Çanakkale 1915’te bitti. Hayır, Çanakkale savaşı henüz bitmedi.

• Osmanlı bilgi yüklüydü.

Vakkasoğlu bir anısını anlatırken, (Konunun başını kaçırdım) bir harika cümle kullanıyor, “Karşıma ufak tefek dev bir adam çıktı.”

 

Sibel Eraslan

 

İslâm dünyasının problemlerine değindi. Her Müslüman gibi o da Kerbela’nın üzüntüsünü yaşayandı. Seyyide Zeyneb’i ziyareti sırasında çok ağlamış. Ziyaret esnasındaki duygularını ağlayarak anlattı.

“Hz. Zeynep, Hristiyanlardan, İsrail’den çekmedi...” Düğümleniyor sözlerin hepsi...

Konuşmasını, uyanmamız gerektiği üzerinden sürdüren kadim dava arkadaşım Sibel ortak derdimizi dile getirdi. “Emevi Camii’nde, hem nur hem zulmet aynı anda geçiyor gözlerimizin önünden.” dedi gözleri yaşlı.

Haklısın Sibel kardeş, hem de çook haklı. Ağzına sağlık. Dilerim Allah’tan, bu sohbetlerimizi cennette, okuyucularımızla, dinleyicilerimizle hep beraber izleriz.

                                   * * *

Av. Sibel Eraslan’la beraber Sahabe ziyaretinden sonra

 

Rehberimiz Fevzi Hoca bir fıkra anlattı.

Trafik polisinin biri Şam’da görev yapıyormuş. Kıyı bir yere sürmüşler. Rüşvete alışmış polis günlerce dolaşmış, iş yok, trafik yok ki rüşvet alsın.

Bir gece, vasıtadan umudunu kesmiş halde caddede yürürken bakmış bir bisiklet, üstünde bir adam. Demiş bari bisikletten rüşvet alayım. Durdurmuş adamı. Sert ifadeyle sormuş:

— Kimsin? Nereye gidiyorsun?

— Papazım, kiliseye gidiyorum.

— Gece yarısı korkmuyor musun?

— Hayır! Niye korkayım, sağıma İsa’yı soluma Musa’yı aldım gidiyorum.

Polise gün doğmuş:

— Hah yakaladım seni, Bir bisiklete birden fazla kişinin binmesi yasaktır. Sen üç kişi birden binmişsin. Bunun suç olduğunu bilmiyor musun? Ver bakayım cezayı.

Yani, bahane arayanlar mutlaka bir şeyler buluyor. Bu polisi Türkiye’deki birilerine çok benzettim.

 

Rehberimiz anlattı.

İmam-ı Azam’ın kabrinde şu yazı varmış:

“Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın.”

İmam-ı Azam eminim bu yazıyı ölmeden önce kendisi yazdırmıştır. Ona boşuna mı hayranız. Ona bu dünyada rastlayamadığım için çok üzgünüm.Bir de Ömer İbni Abdulaziz,  Malcome X, Hasan el-Benna, Süleyman Hilmi Tuna, Ali Haydar Efendi, Mehmet Akif, Said-i Nursî, Şeyh Şamil, Selahaddin Eyyûbi, Ömer Muhtar. Nedense bu zatların isminin geçtiği yerde gözlerimden yaşlar süzülüyor. (Hepsinin ruhuna dua eder misiniz rica etsem.)

• Otobüsümüzde yol arkadaşımız olan ülkücü Dr. Mustafa Dağdelen bir müşterisinin bıraktığı Vakit Gazetesinde ilanı görmüş, şartlanmış olmadığı için de onaylamadığı gazetenin organizesine katılmış. Keşke bütün kardeşlerimiz öteki kardeşine Mustafa Bey gibi bakabilse.

Mustafa Bey, beni çok güldüren bir fıkra anlattı.

Karganın biri İstanbul’dan Hacca gidiyormuş. Kudüs’e gelmiş. (Kudüs’te, cami, kilise ve havra yanyana). Karga camiye yerleşmiş. Acıkınca camide yemini yermiş, ama kiliseye ve havraya pislermiş. Papazla haham şaşırmışlar. Bu hangi dinden bakalım, ona şarap içirelim demişler ve içirmişler. Demişler, sen nesin? Hristiyan veya Yahudi olsan kiliseye de havraya da pislemezdin. Müslüman olsan şarap içmezdin, peki sen kimlerdensin?

İyice serhoş olan karga cevap vermiş;

“Ülkücü hareket engellenemez.”

Bir gurubun veya ferdin özeleştirisi, çok beğendiğim bir özelliktir.

                                  * * *

• Tarık bin Ziyad’ın sözünü duyuyorum.

“Mala mülke düşkünlüğünüz, sizin hayatınızı cehenneme çevirir.” Ne güzel söz. Duyana.

• İmam Hatip hocası Ahmet Derdiyok konuştu:

“Bir adam, ben üstünüm.” diyorsa o adam alçaktır. İblis kendini üstün gördüğü için şeytan oldu.”

 

Dürzilik

 

Rehberimiz Dürzi şehri Suveyda’dan geçerken bize bilgi veriyor.

Dürzilerin Halvet Yeri

Dürzilerde, oruç, hac, zekat yoktur. Sadece iyilik, kalp temizliği gibi sözler vardır. Cuhalar dini metin okumazlar, dini metni, Ukkalar okur. (Dinadamları) onlarda Şeyhu’l-Ukka kitapları okurlar. Sırlarını vermezler. Dürziler, kendilerini Arapların beyi görürler. Konu nasıl geldiyse, bir zihniyetin metoduna geldi. Rehberimiz devam ediyor, “Sağcılardan beş yüz kişi öldür, dediler, öldürdüler. Olmadı... Sonra yüz de solculardan öldürün, dendi olmadı. Hepsini öldürün, dendi. Olmadı. Irkcılık diye bir şey çıkartın, dendi. O da olmazsa başka şey.

 Bitmiyor harikalar bitmiyor Sanat harikaları bütün endamıyla çıkıyor ufkumuzun karşısına. Şaşkına çeviriyor bizi. Adeta çarpıyor.

 

 

 

 

 

 

Bu da yeni eser. Ama kaç yıl dayanır onu Allah bilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Suriye’de her türlü esere rastlıyoruz. Güzel olan bir gerçek var, o da günaha özgürlük verilen Suriye’de başörtüsüne de tam özgürlük var. Böylesine reklamlara da rastlıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Madonna Giyim Mağazası Bile Var Suriye'de
 
Çok düşündürücü bir tablo bu Madonna ismi.
                    * * *

 

 

 

 

 

 

 

Dünyanın dörtbir kıtasını gezdim, Meryem ana heykeli dışında, Kuzey Irak ve Suriye’den başka yeni yapılmış kadın heykeli görmedim. Suriye’de kadın heykeli görünce çok şaşırdım.

 

 

 

 İNSAN VE SANAT

 

 

İnsanoğlunun zekası beni şoktan şoka sokuyor. Hayranlığım ayyuka çıkıyor. Eski eserler beni öylesine duygulandırıyor ki, nerde bir eski eser görsem, karşısına geçip hayran hayran seyrederim.

 

Mısır Piramitlerini de, Mısır Eski Eserler Müzesini de unutamam.

 

Saatlerce seyretmiştim geçmişteki insanların zevklerini...

Fikirlerini. Seyrederim...

Seyrederim, ama doyamam.

Busra’da gördüğüm eserlere de aynı hayranlıkla baktıım durdum dakikalarca.

 

Allah şanı yüce, Miladdan önceki insanlara verdiği sanat kabiliyetini sonraki insanlara vermemiş, sonraki insanlara verdiği mucitlikleri önceki insanlara vermemiş.

 

Eserleri seyrederken şaşırdığım o kadar çok yönler var ki. Devasa duvarlar.

 

 

 

  

 

 

 

 

 Aman Allah’ım, o duvarlar nasıl yapılmış! O zaman dozer yok, vinç yok, helikopter yok, akıl şaşırıyor a dostlar, mantık şaşıyor. Anlamak için de akıl koşuyor, insanın merak duygusu koşuyor.

 

 

 

 

Devasa duvarlar. İnsan gücüyle nasıl yapılmış! Akıl sır ermiyor. Bilgi alanım değil, ama çok derinden ilgi alanım. Acaba köleler mi kullanıldı burada da. Bütün hayranlık verici ihtişamına rağmen bu eserlerin en azından bir yanağında görülen soğukluk, o kölelerin ahından mıdır? Eşya ile yansır mı o yorgunluğun, o acının o ızdırabın izleri? Bilmiyorum.

Elimde imkan olsa, o kölelere mektup yazar “İnsanlık adına sizden özür diliyorum” derdim.

 

Tonlarca ağırlıkta kayalar, metrelerce yükseklikte teperelere çıkartılmış. Yinede o kölelerin biz dünya Müslümanlarından daha karlı olduğuna inanıyorum. Daha düne kadar,

 

İslâm ülkelerinin halkları, “Amerika kardeşimiz” diyorlardı. Amerika’nın kölesi durumunda olduğumuzu bile bilmeyenler vardı. Amerika’nın Bosna Hersek, Afganistan ve Irak saldırısından sonra çok şükür hızla uyanış başladı. Gazze ile uya

 

nış, tarihi zirvesini yaptı. Tabii başka etkenlerde var!

Eski köleler, köle olduklarını biliyorlardı. Eminim, kendilerini köle yapanların, imkanı bile olsa, bir mendilini almazlardı. Öylesine yazdım bunları.

 

Malûle

 

Malûle’de başka harikalar vardı. burdaki harikaları filmde izlerkende hayran kalmıştım.

Malûle, (rehberimizin malumatına göre anlatıyorum) yer yüzünün tek Aramice konuşulan yeri. Onbeş bin nüfusu var. %75’i Hristiyan, 

 

 

 

 

diğeri Müslüman. Hz. İsa ile Hz. Meryem burada onbeş yıl kadar yaşamışlar. 2.Janpol burayı ziyaret etmiş. Tutku filmi burda çevrilmiş. Hz. İsa, Hz. Zekeriyya ve Davud Çağdaştırlar. (Burdaki Davud, peygamber Hz. Davud (as) değil.) Burdaki Davut, Hz. İsa’nın akrabası.

Hz. İsa’nın çarmağa gerilmiş heykeli. Malûle’de de var tabi. Hz. İsa, çarmağa gerilmeseydi (Tabi bu Hristiyanların inancına göre) o zaman Hristiyanlar neyi haç yapacaklardı, diye merak ediyorum. Yani Hz. İsa bile o haçı görmedi, bilmedi, emretmedi ama o haç Hristiyanlığın şartı gibi birşey oldu. Hayret ediyorum. Nasıl oluyorda çarmağa gerilişi temsil ettiği için haç seviliyor. Ve o çarmağın İncil de bile yeri yokken haç baştacı ediliyor. Ne diyelim inanç işte. İnsanoğlu inanmak isterse inanıyor. Benim babamı çarmağa gerselerdi ömür boyu o çarmağı görmek istemezdim, görsem ilk işim onu kırmak olurdu. Onun için Hıristiyanların haç konusunu hiçbir zaman anlayamadım.

 

 

 

Kısa Kısa

 

Abdülhamid’in (k.s) yaptırdığı tren yolunu gördük. Ordaki ince zeka da dikkat çekici. Rayları batı standartlarından farklı olarak özel yaptırmış. Biliyor ya batı zihniyetini, ülkemi istila ya gelirse trenlerini kullanamasın, demiş. Bu zeka, koynundaki yılanı nasıl farketmedi diye şaşıyor insan. Ardından, yılan karakterli usta yılansa, melek görünmeyi başarmışsa, ne yapsın Abdülhamid. Bu da ayrı bir konu tabi.

 

 

 

 

 

Osmanlı’nın

son vagonu

Suriye’de

bir müzede.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Benim Adım Dertli Dolap                                                                                                                                                                         

 

Karşılıklı su çeviri dolaplar asırlarca çalışmış.

Dertli dolabın uzaktan görüntüsünü Recep Özkan ile çektik.

Bu dolabın yakınına gittiğimiz de, ordaki ince işçiliğe hayran kalmamak imkansız imkansız.

Bir hakeretsiz su. Su durduğu yerde hava almazsa çürür. İnsanoğlu bu durgun suya hava aldırmak ve tarlalara doğru itmek için ne müthiş zeka kullanmış.

Elektriğin olmadığı dönemde akıl yine bulmuş bulunması gerekeni. Anlaşılan, akıl her dönem görevini yapmış. İhtiyaç ne ise onu bulmuşBu dolaba emek verenlere Allah şanı yüce rahmet etsin.

Bu aklın dehasını yakından incelemek çok farklı bir duygu.

 

 

Yunus Emre’de hayran kalmış bu esere. Ve ona şiir yazmış. Rivayete göre bu şiir şu harika esere yazılmış.

 

Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap

Böyle halk eylemiş çalap / Derdim vardır inilerim.

 

Şu şiirden sonra anladım ki şairler kalıcı eserlere şiir yazmalı. Ben, birinci dereceden konuları yakalamakla beraber ikinci dereceden şairim. Bir eser için ben de şiir yazayım, dedim ama İstanbul’da çağımıza ait boğaz köprüsü haricinde birşey göremedim. Onunda mimarı biz değilmişiz, niyeyse. Eğer beni hayran bırakan bir eser görürsem ülkemde veya kardeş ülkelerde hemen ona şiir yazacağım Allah izin verirse.

Buraya kadar, sanatsal ve tarihsel bazı eserlere yer verdik. Fakaat, asıl derin konulara giremedik. Kâh düşündüren kâh ağlatan derinler var. Ölmezsek devam ederiz.

 

 

DİĞER HABERLER

Suriye'den Damla Damla
Vakit Gazetesi’nde gördüğüm Umre ilanıyla başladı ilk adım. Yanımdaki arkadaş,

n

 
 

MEKTUP DERGİSİ
© 2009 Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Destek :
info@mektupdergisi.com |  abone@mektupdergisi.com